Başkalarının bizden beklentileri üzerine...

Mart 01, 2017


9 ya da 10 yaşlarında filanım. Akşam odamda oturmuş baygın halde ödevlerimi bitirmeye uğraşıyorum. Bir yandan da kulağım yan odada. Annem o gün katıldığı bir ortamda duyduklarını babama anlatıyor. Arkadaşlarından birisinin oğlu (benim yaşlarımda) her gün okuldan eve gelince Ana Britannica ansiklopedilerini okuyormuş. Vay arkadaş! Bizim evde de var bu arada onlardan. TV sehpasının altında dizili oturuyor. O yıllarda hemen her evin oturma odası dekorasyonunun bir parçası. Çocukluğumuzun google'ı işte. Nasıl yani filan oluyorum. Çocuk sadece ansiklopedi okusa iyi. Bir de üstüne bütün dersane sınavlarından %100 başarı bursu almış diye anlatmaya devam ediyor annem. O noktada ben de film kopuyor. Aklımda benden daha iyi, daha başarılı bir çocuk profili. Annem de hayran olmuş. Acaba benden de öyle beklentileri var mı? O yaşlarda beklenti kelimesinin anlamını bilmiyorum tabi ama beklenti hissinin verdiği iç sıkıntısıyla ilk kez tanışıyorum. 

Ertesi gün teneffüs arasında, okulun bahçesinde sırayla arkadaşlarımı sıkıştırırken buluyorum kendimi. ''Sen hiç Ana Brittanica okuyor musun?'' Önce suratıma tuhaf tuhaf baktıklarını anımsıyorum. Cevap hep hayır. Kimse ansiklopedi okumuyor. Ama işin ilginci bu yanıtlar bana yetmiyor. Tatmin olmuyorum. Anormal olan benim kesinlikle!

Eve döndüğümde annem açıyor kapıyı. Benim surat düşük. Birşey mi oldu diye soruyor. Yoksa kavga mı ettin yine? O yıllarda cevval bir erkek çocuğundan halliceyim bu arada. İşimi gücüm muzurluk. Tabi anneme o çocukla ilgili anlattıklarını duyduğumu ve çok bozulduğumu, arkadaşlarımın cevaplarının bile bana kendimi iyi hissettirmeye yetmediğini anlatamıyorum. Mutfakta birşeyler atıştırdıktan sonra oturma odasına geçiyorum. Karşımda ansiklopediler. Kafaya koymuşum bir kere. Cilt cilt hepsini okuyacağım. Annemin beklentilerine uygun bir çocuk olacağım. O zaman o da beni arkadaşlarına övgü ile anlatır. Gurur duyar benimle! 

Kucağımda benden ağır ansiklopedi. Karınca duası yazıları okumaya başlıyorum. Bir sayfa.. İki sayfa... Üç sayfa... Kapı çalıyor. Cama koşuyorum. Bizim ekipten oyuna davet var. 'Hadi gelsene Banu' diye sesleniyorlar. Nasıl içim çekiyor anlatamam. Ama ciddi bir ifade ile 'hayır' diyorum. 'Ben çalışıyorum.' Bir gülme geliyor hepsine. Şaka yaptığımı düşünüyorlar. Sinirlenip kapatıyorum camı. Dört sayfa.. Beş sayfa...Altı sayfa.. Kucağımda ansiklopedi uyuyakalıyorum. 

Uyandığımda babamla annem odada. Televizyon seyrediyorlar. Kimbilir neler konuştular. Tüh, muhabbeti kaçırdım. Acaba takdir ettiler mi beni? 

Aradan bir kaç gün geçiyor. Ben hala okul çıkışları Ana Britannica ciltlerine koşmaya devam ediyorum. Ama nasıl sıkıcı anlatamam. Aklım hep sokakta. Canım deli gibi oyun oynamak istese de ailemin beklentilerine uygun olma isteği ağır basıyor. Bizimkilerde ısrarla 'evladım manyak mısın?  Niye ansiklopedi okuyorsun?' diye sormuyor. Hoşlarına gittiği belli. Gözlerinde tatlı bir gurur. Onu hissediyorum. Ama sözlü bir ifade, onay beklentilerim hep karşılıksız. 

Ve bana bir gün geliyorlar. Eee yeter be diyerek pes ediyorum. Beklentiyse beklenti, banane! Zaten takdir ettikleri de yok. Eski şopar düzenime hızlı ve iddialı bir geri dönüş yapıyorum. Çocuğum ben, çocuk. Derslerimde fena değil zaten. Fazlası beni yorar ve bunaltır. Gerek yok. 

İlk defa beklenti kelimesiyle tanışıp, anlamını bilmeden de olsa karşılık vermeyi kısa sürede reddediyorum. 9-10 yaşlarında bunu yapabilen halim ise ilerleyen yıllarda beklentiler yumağının içinde kaybolup gidiyor. 

Peki nasıl bu hale geliyor insan?

Neden 'hayır, benim istediğim bu değil' diye kestirip atamıyor.

Toplumun, akrabaların ve ailelerimizin bitmek, tükenmek bilmeyen beklentileri arasında kendimiz olmayı ne zaman unutmaya başlıyoruz?

Eğitim, üniversite ve hatta kariyer beklentileri ile belki de hiç istemediğimiz bölümlerde okuyup, hiç istemediğimiz işlerde çalışan mutsuz, monoton, robotik bireyler haline dönüşüyoruz. 

-Bilmem kimin kızı da bilmem ne üniversitesini kazanmış

-Ressam mı olmak istiyorsun? O da meslek mi? 

Zaten bunların üzerine bir de kadın olarak dünyaya geldiysen işin daha da zor. Bunun evliliği var, anneliği var, sürekli bakımlı, güzel görünme ve zayıf olma beklentisi var. Bunlardan birinde eksik kalırsan gözler devrilmeye başlıyor hemen. 

-Eee ne zaman evlilik? 

-Çocuk düşünmüyor musunuz? 

-Yani yüzün çok güzel aslında ama 5 kilo daha versen şahane olacaksın. 

Bunların çoğuna içimizden ya da dışımızdan ''SANANE'' diye cevap versekte, hadi kabul edelim. Hepimiz bu beklenti tuzağına düşüyoruz. İçimize kuruntu tohumları serpilince, bu sefer onu besleyip büyüten biz oluyoruz. 

- Şu işi yapmazsam saygı görmem. 
- Bunu yapmazsam ailem benimle gurur duymaz. 

Peki ya senin yaşamınla ilgili istediklerin gerçekten bu mu?
Yoksa başkasının hayalini gerçekleştirmek mi bunun adı?

Mesela anneniz kendi başaramadığı mevzuları sanki genetik bir yükmüş size aktarabilir. Bunu da asla kötü niyetle yapmaz bu arada. Sizin iyiliğiniz içindir. Halbuki sizin ''kendiniz olma'' gibi en doğal ve temel hakkınızı elinizden aldığının farkında değildir. 

Geçen sene bu zamanlar, en çok kafamı meşgul eden konulardan birisi de buydu. Çevremin beklentilerine karşılık gelen bir hayatı reddettiğim anda bununla mücadele edecek gücü kendimde nasıl bulacağımı düşündüm durdum uzun süre. Kolay değil. Yıllarca 'benim hayalim' diye kariyer planları yapmışım. Bunun için yurt dışında okumuş, sadece bunun için çalışıp çabalamışım. Ama bir gün sadece çevremdeki insanların beklentilerine uygun bir hayali yaşadığımı anlamışım. Nasıl büyük bir şok! Benim istediğim bu değil diye sayıklamaya başladığım günleri hatırlıyorum. Daha mütevazi, fazlalıklardan arınmış, hafif, doğala ve doğaya yakın sade bir hayatı arzu ediyordum. 

Ben bunu istiyordum!

Yaşanan ne varsa iyi ki yaşanmıştı. O ayrı mevzu. Zira hepsi beni bu hayata hazırladı. Ama beklentileri reddedip dik durmak kolay olmuyor. Araya egolar ve kibir giriyor. Çünkü o beklentileri insan kendininmiş gibi sahiplenip vazgeçmek istemiyor. Tutundukça tutunuyor. 

Tüm bunları fark edebilmek için sadeleşmek şart diyorum. Dikkat dağıtan, yorucu fazlalıklardan arındıkça zihinde berraklaşıyor. Ben kimim, ne istiyorum, neyi yaşıyorum düşünceleri başlıyor bu defa. İşte bu aşamada kendinize şu soruyu sormaya devam edin lütfen.

Ben kimin hayatını yaşıyorum?

Herhalde bir insanın başına gelebilecek en acı deneyim, ölmek üzereyken geriye doğru bakıp ''Bu benim değil, annemin, babamın, toplumun yaşamamı istediği, onların beklentilerine uygun bir hayattı'' demesi...

O halde şimdi tam zamanı!

Sen kimin hayatını yaşıyorsun?

Bu Yazıları da Sevebilirsiniz

4 yorum

  1. bizim kültürel kodlarımızdan birisi insanları kırmamak. en sert, en nobran sandığımız kişiyi azıcık deşsek belki ondan da hayır diyememe serzenişlerini duyarız, nesillerce bu uygarlıktan beslenen dişilerin dünyaya getirdiği dişilerden doğduk neticede. kızkardeşinin evliliği kötü giderken kendi evinde mutlu olmayı bilmeyen/bunu kusur, bencillik sayan/sınırları olmayan bir kadının kızıyım, o da ailesinden öyle görmüş, kardeşlerin ablası olmak o yıllarda başlı başına bir meslek, kol kanat germesi gerek, yani bir sürü anlamlı/anlamsız detay.

    kendi hayatımı annem hastalanınca mecburen yaşamaya başladım, bu sefer de çok asabi bir genç kız oldum. benimle ilgili soru soranlara ters ters cevaplar verirdim, ''haddinize mi'' yi çabuk öğrendim de uslubum çok bozuktu :)) bu konuyla ilgili nezaketle zarafeti yeni yeni öğreniyorum. aslında şunu da gördüm, sözlerden önce enerjilerimiz konuşuyor, enerjisel anlamda mesafemi koruduğumda kimse bana onları ilgilendirmeyen bir şey soramıyor. aynı şekilde ben de beni ilgilendirmeyen şeyleri merak etmiyorum. ve böyle böyle vaktimi de bana hizmet etmeyen şeylerle geçirmiyorum.

    yazdıkça yazasım geliyor ama konu sapacak, zaten soru ''sen kimin hayatını yaşıyorsun?'' günden güne hayatımı yaşama kapasitem genişliyor. yeni meydan okumalar, yeni korkular, kodlar filan çıkıyor ve onlar da gerekli. başkalarına göre yalnızım, erkek arkadaşımla acil evlenmem, çocuk sahibi olmam gerekiyor ama onlar onların inanç sistemleri. bu inançları yüklenmeme gerek yok. hayatımı bu adamla devam ettirmeye söz vermek istemeyişim bir şeylerin ters gidiyor olması degıl, sımdılık cok uygun da ben 5 sene sonrakı sılanın ne ısteyecegını bılmıyorum. sebebi bu. kendime sisteme, kurallara, geleneklere bağlı kalmadan istediğini yapma hakkı tanıyacağım. isteyen buyursun yapsın çünkü mutluluğu gözünden okunan başka bir insan kadar insana iyi gelen bir şey yok.

    YanıtlaSil
  2. Tam da ailevi baskılara boyun eğmemeye çalışarak evlenme arefesinde sevdiğim adamı önce aileme sonra da çevreme kabul ettirmeye çalışırken 'size ne gönül benim değil mi ben aşık oldum ben sevdim ben beğendim sosyokültürel yapısından etnik kimliğinden dini kimliğinden size ne bize ne herkes kendi hayatını yaşasın' demeye çalışırken sevdiklerimi kırmamak adına bunu yapamazken her şeyin maddiyatla ölçüldüğü bu dünya da 'bırakın kendi hayatımı yaşayayım ' diye çığlık atmak isterken yazınız yüreğime dokundu. yel değirmenleri ile savaşıyorum sanırım derken güç buldum....
    Çevre baskısı olmadan insanlar hayatlarını yaşasınlar kendi seçimlerini yapsınlar....

    YanıtlaSil
  3. Etrafimizin beklentilerini karsilamak icin iligimizi, kemigimizi kurutacak kadar hizli ve yorucu bir is temposuyla yasiyoruz sanki. Cunku makbul olan, beklenen iyi bir kariyer, duzenli bir is, araba ve kiralik degil satin alinmis bir ev... Daha onceki yazilarinda da bahsetmistin bu konulardan Banu, hele bir okuyucu mektubu paylasmistin ki icime yumruk gibi oturmustu okuyunca (babasini kaybeden ve is hayatinda kosturan bir guzel insanin yazdigi).

    Kim mutlu olur ki aksam 8-9 gibi eve donmekten ve kendimize, ailemize varsa cocugumuza hafta ici 1 saat bile ayiramamaktan? Benim dikkati cekmek istedigim bu beklentiyi yaratan cevremiz, aile esrafimiz bununla kalmayip bize bu konuda acik destek de sagliyor. Nasil? Gec saate kadar calisan annelerin cocuklari anneanne/babaanne/dedeler tarafindan okuldan aliniyor, yediriliyor... Tabi ki onlar iyilik yaptiklari, bize destek vermenin huzuruyla bunu severek yapiyorlar ama… bunu bir dusunelim, acaba dogru mu? Uzun surede bizi yipratacak, yillar sonra niye cocuguma, kendime, sagligima daha cok vakit ayiramadim diye hayiflanacak bir hayata destek olmak niye? Yurtdisinda yasadigim icin gozlemledigim; burda aile destegi bizim kulturumuzdeki gibi degil, kotu mu? ooooo Turkelere sorarsan korkunc, yardim etmeyen aileler, torunlarina bakmayan buyukanneler... ama bir dusunursek, bu aslinda hayatinizin dengesini kurmanizi ve ailenize yeterince destek vermenizi sagliyor. Benim ailemden kimse olmadigi gunlerde istesem de 5 den sonra iste kalamam, o isyeri bunu kabul etmesse baska is bulmak zorundayim. Demem o ki, bir anne olarak cocuguma destek olmak tabi ki isterim ama onu yuksek beklentiler ve bu beklentileri gerceklestirmek icin bir denizin icinde cirpinirken gunu kurtarici destek vermek istemem. Yerine, istedigi hayati yasamasi, sakin kaliteli bir dunya kurmasi icin caba harcarim. Bu illa ki ev ve arabayla da olmuyor... belki bu konuda da yazabilirsin Banucum... Sevgiler. Nurcan

    YanıtlaSil
  4. çok güzel yazı. çok doğru. bayıldım. diline de bayıldım. eline sağlık.
    tam da bu düşünceler dönüp duruyor kafamda son zamanlarda.
    arkadaşıma başarısız olmaktan korkuyorum dedim. annemi babamı üzmekten korkuyorum dedim. o da bu vakte kadar hep başarılı olmuşsun, bir kere de başarısız ol ne olacak. ne var bunda bu kadar korkacak dedi.
    ego işte. adım atmaktan geri tutuyor insanı.
    çok güzel yazı.
    sevgiler.

    YanıtlaSil

İzleyiciler

E-mail ile Abonelik