Bir yanda korkun, bir yanda da ümidin varsa iki kanatlı olursun...

Ocak 03, 2017



Üzülme,
Bir yanda korkun, bir yanda da ümidin varsa iki kanatlı olursun, 
Tek kanatla uçulmaz zaten.
Mevlana

Yazının 1. bölümü burada 

Kapıdan içeri girene kadar tek hayalim bir an önce kendimi yatağa atmak. Banyoda aynanın önündeyim. Birbirine karışmış, akmış makyajımı temizlerken, hayır diyor gözlerim. Hemen uyuma. İlk defa bu sene yeni yıl kararları hazırlamadığım düşüyor aklıma. Pijamalarımı üzerime geçiriyorum hızlıca. Uzun süredir el sürmediğim bilgisayarım kucağımda. Heyecandan şifreyi iki kere yanlış giriyorum. Üçüncü denemede açılıyor. Karşımda boş bir word dosyası. 

2016'nın hayatımın dönüm noktası olacağından habersiz, başlıyorum yazmaya..

1. ''Uzun süredir kaybolmuş gibiyim..
Böyle devam etmesinden korkuyorum.
Ne aradığını bilmeden bulmak diye bir şey mümkün ise..
Bu sene sadece bunu istiyorum.
Çünkü gerçekte bu sene ne istediğimi, inan ben de bilmiyorum...''

2.......


Daha fazlasını yazamadım.

Bir süre ekrana baktım öylece. Eski yeni yıl kararlarımı düşündüm. Genelde maddi hayaller, sağlıklı yaşam, daha fazla spor ve kariyer vb. isteklerle doldurulmuş uzun listeler hazırlardım.
En fazla 2 hafta içinde etkisini kaybeden planlar...
Nedendir bilmem ama bu sefer bunların hiç birini yazmak gelmedi içimden.
Böylesi de içime sinmedi, olmadı yani...böyle yeni yıl kararı mı olur?

Belki yarın tekrar denerim.. 

Bilgisayarı kapatıp, biraz huzursuz biçimde uykuya daldım. O gecenin sabahı sevimsiz bir rüyaya uyandım. Dairemin balkonundayım. Kasvetli bir rüzgar ve garip bir uğultu var dışarıda. Sanki ben de o uğultunun sebebine bakmak için çıkmışım balkona. Birden sırtıma bir kuvvet hızla çarpıyor. Düşüyorum aşağıya. Tam yere çarpacağım anda uyanıyorum. Ter içindeyim. Bu da nereden çıktı, ne saçma rüya diye söyleniyorum ama içimde tarifi imkansız bir korku. Resmen titriyorum...

Yeni yılın ilk gecesi gördüğüm bu kabusu hiç unutmadım.
Çok az rüya gören bir insanım.
Ama nadir gördüğüm rüyaları iyi hatırlarım.
Hatta ilginç bulduklarımı unutmamak için detaylıca yazarım.
Dediğim gibi bunu da unutmadım.

Ama kendimi unutmaya devam ettim.
Çünkü o sırada başka bir rüyada uyumaya devam ediyordum;

Plaza hayatı. 
Birbirinin kopyası günler..

Kartımı okutup plazadan içeriye giriyorum. Kafeterya'da hızlı bir kahvaltı. Saat 8'de mesai başlıyor. Elimde kahvem oturuyorum masama. Günlük planıma göz atıyorum önce. Sonra birikmiş e-postalarla ilgileniyorum bir süre. Saat 9 gibi telefonlarım çalmaya başlıyor. Toplantılar, yurt dışıyla yapılan tele-konferanslar, ajanslarla görüşmeler.. Saat 12'de bir salataya en az 30 TL ödenen öğle yemeği molası. Saat 1'de elimde kahveyle yeniden başlayan mesai. Uzaya füze fırlatıyormuş gibi titizlikle hazırlanan kampanyalar, herkesin maillerini kontrol ederek geçirdiği sıkıcı toplantılar, telefonlar ve diğer tüm bıdı bıdılar bittiğinde benden geriye kalanları en yakın AVM'ye, Kanyon'a doğru sürüklüyorum. Evde yemek yapmıyorum. Kanyon bu açıdan benim mabedim. Hem karnımı hem de ruhumu doyuruyor. Yani ben öyle zannediyorum. Akşam yemeğinden sonra mutlaka uğradığım bir kaç mağaza var. Eve elim boş döndüğüm günlerin sayısı ise çok az.. 

Plaza hayatım bu rutinde ilerlerken, özel hayatımda ise bir numara yok. Yılbaşı gecesi tanıştığım adamla bir kaç kere, yine sadece arkadaş ortamında görüşüyoruz. Aslında iyi birisi ama alışmak ve sevmek için iyi insan olmak yetmiyor işte.. Devamını getiremiyorum. Zaten kafam dumanlı. Aradığım şeyin bu olmadığını söyleyen iç sesim susmuyor. Hani ne aradığımı bilmeden bulacaktım ya. Neyi aramadığımı biliyorum en azından. Zaten bir ilişkinin bir kadını tamamlaması gibi bir dünya yok bence. Aynı durum erkekler içinde geçerli. İlişki uzmanı gibi konuşmak istemem ama geçmişte yaşadığım başarısız ilişkilerin temel sorunu buydu galiba. Ruhumdaki eksikliği birisiyle tamamlamaya çalışmak, fazla beklenti içine girmek, olmayanı oldurmaya uğraşmak.. Sonrası ise malum. Gereksiz yorgunluk, hayal kırıklığı, karşılıklı suçlamalar... Bu sefer aynı kısır döngüye girmeye hiç niyetim yok.

Velhasıl günler böyle geçip gitmeye devam ediyor. Bazen kendimi para kazanan lise öğrencisi gibi hissediyorum. Ergenlik dönemini bilirsiniz. Doyumsuzluk, memnuniyetsizlik, genel bir sorumsuzluk, her şeye sahip olma arzusu, yoktan, hayır'dan anlamayan haller... O günlerimden tek farkım para kazanıyor olmam. 16 yaşımdaki halimin 36 yaşımdaki halimden biraz daha farklı olacağını hayal etmiştim. Daha kontrollü, daha sorumluluk sahibi, ne istediğini bilen bir kadın idealiydi düşlediğim. Geldiğim noktada harcamalarını kontrol altına alamayan, pek çok şeye sahip olmasına rağmen hep daha fazlasını isteyen, sahip olduklarının memnuniyetsizliği içinde sürüklenen, hep bir şeylerin eksikliğini hisseden bir kadın duruyor karşımda. Nasıl yani? Aradaki 20 sene boşa mı geçti şimdi? Tek fark biraz kariyer, biraz da para kazanıyor olmak mı? Tabi ki bazı konularda biraz olsun olgunlaştım ama temel dürtüler ergenlik dönemiyle aynı.. Beğenilme arzusu filan aynı mesela. Ya da toplum içinde Banu olarak değil de bilmem nerede çalışan ya da bilmem nereden mezun Banu olarak kendimi ispat etme çabası. Marka takıntıları. Özenti bir yaşam... Liste böyle uzar gider.

Mevzuya dönecek olursak, Ocak ayı plaza hayatım ve AVM'ler arasında bitiyor. Şubat ayında ise hala neyi aradığımı tam olarak netleştiremediğim bir süreçte, mevcut işimin can sıkıcı taraflarına tahammülüm tamamiyle sona eriyor. Zira iş, artık iş olmaktan çıkıp rutin eziyete dönüşmüş durumda. Benim bağışıklık sistemi ise alarm sinyalleri veriyor. İnsanın ruhu hasta olmadan bedeni hasta olmaz derler. Çok doğruymuş. O sıra hayatımda hiç olmadığım kadar sık hasta oluyorum. Boğaz ağrısı, burun akıntısı, halsizlik, aşırı yorgunluk filan.. Neredeyse hemen her hafta hastayım.

Üst yönetime ilettiğim destek taleplerim ise sonuçsuz. Bana bir yol gösterin diyorum. Olan biteni anlatıyorum. Hak veren, seni çok iyi anlıyorum diyen ama hiç bir şey yapmayan, beni sadece şirkette çalışan bir rakam olarak gören yöneticiler. Ha bir eksik, ha bir fazla.. Onca yıllık emek, eğitimler, tecrübe filan hikaye. Ben sadece her türlü haksızlığa sessiz kalması gereken, hayatını ve beynini kiraya vermiş birisiyim onlar için. Daha üst bir pozisyon ya da zam filan da değil istediğim, yanlış anlamayın. Siz ne uygun görürseniz kabul diyorum. Hangi pozisyon olduğu hiç önemli değil. Dahası 5 yıl boyunca çalıştığım şirkette ilk defa işimle ilgili bir taleple karşılarına çıkıyorum.

5 senelik bir personelin 5 gram değere sahip olmadığını anladığımda da hayal kırıklığı içinde, son çare, iş değiştirmeye karar veriyorum.

Aslında aklımda olan daha farklı bir çalışma biçimi. Kendi işimi yapmak istiyorum. Ama tam o dönemde geri çevirsem sonra hep aklımda kalır, acaba kabul etseydim nasıl olurdu diye hayıflanmak istemediğim bir teklif geliyor. Evdeki baskıdan kurtulmak için evlenir ya bazı genç kadınlar. Halbuki o bir kaçış değil, başka bir hapishaneye açılan kapıdır aslında. Ben de benzer bir dürtüyle karşıma çıkan ilk fırsata evet diyorum.

İnsan Kaynakları departmanı ile işten ayrılacağım günü belirliyoruz. Perşembe ve Cuma'yı hafta sonu ile birleştirip kısa bir tatil ayarlıyorum kendime. Hollanda'da yaşayan ilk okul arkadaşımın yanına gidiyorum. O dönem ülkede nasıl bir domuz gribi salgını var anlatamam. Çok dikkat etmeme rağmen, maalesef o hastalığa yakalanarak geri dönüyorum. Acil servisteki doktor rapor verip eve gönderiyor. Ama bir gariplik var. İlaçları düzenli kullanıyorum fakat biraz olsun iyileşmek yerine durumum daha da kötüye gidiyor. 2 gün sonra sabaha karşı kendimi zar zor taksiye atıyorum. Ateşim öyle yüksek ki yol boyunca sayıklıyorum. Taksiden nasıl indirdiler filan o kısımlar yok hafızamda. Gözlerimi açtığımda acil servisteyim. Doktorların yüzünde farklı bir endişe. Domuz gribi olduğum yetmezmiş gibi bir de zatürre olmuşum. Günlerce hastanede yatıyorum. Dayanılması zor ağrılar, düşmeyen ateş, solunum desteği, iğneler, ilaçlar filan derken, çok şükür o hastalığı zor olsa da atlatıyorum. Ben tüm bunlarla uğraşırken, kaçıp kurtulmaya uğraştığım direktörüm sanki hiç bir şey olmamış gibi, sanki ben tatildeymişim gibi işle ilgili e-postalar ve toplantı davetleri göndermeye devam ediyor. Yahu adam, canımla uğraşıyorum. Biraz insaf! Ama nerde...

Hastaneden çıktıktan sonraki süreç hızlı ilerliyor. Eski iş yerimde belirlediğimiz tarihe kadar çalışıp ayrılıyorum. Bir bilinmeze yol aldığımdan habersiz, motive biçimde, hiç ara vermeden yeni işime başlıyorum. İlk günler keyifli. Sonrasını zaten biliyorsunuz. 

Şimdi böyle detaylı anlatınca, sanki hep karşı taraf suçlu, ben de sütten çıkmış ak kaşık. Böyle görünüyor değil mi? Halbuki her hikayenin bir de diğer tarafı vardır elbet. Ama tek bildiğim ve emin olduğum şey şu. Bu hikayede kimse suçlu filan değil. Yaşanan her şeye minnet doluyum. Geçmişimle barıştım. Her olayın ve hayatıma giren her insanın bir amaca hizmet ettiğini anlamam biraz zamanımı aldı ama olsun. İyi ki beni dayanamayacağım noktaya kadar zorlayıp, kendi yolculuğuma çıkmam için vesile oldular. Yoksa kılımı kıpırdatmazdım.

2016 zorluklarla başladı. Özellikle ilk 6 ayda yaşadıklarım, her şeyin bu kadar üst üste gelmesi..
Tüm bunlara rağmen insan yine de vazgeçmekten korkuyor. Korkulara tutunuyor.
Vazgeçmek yenilgiyi kabul etmek gibi geliyor.
Başarısızlığa tahammülü olmayan bünyem sahip olduklarından vazgeçmek istemiyor.
Çok çetin bir savaş verdim kendimle.
Çoğundan bahsettim zaten. Görünüşe göre bahsetmeye de devam edeceğim.

Kısaca hikayenin sonunda (bilmeyenler için) istifa edip, İstanbul'a veda ediyorum.
Şimdi yazması kolay geliyor da bir de bana sorun neler yaşadığımı.
Ah ne nefsi mücadeleler, korkular, gel-gitler...
Yeni evimin kapısından girdiğim anda, aslında içten içe, farkında bile olmadan özlemini çektiğim şeylere çok yaklaştığımı hissetmiştim..
Sanki en başından beri hep buradaydım, ama değildim...
Ama bir yandan da korkuyordum..
..........

Yazının en başında da dediğim gibi..
Benimkisi bir vazgeçme hikayesi. 

Eski yaşantımdan, kariyerimden, sahip olduğum maddi imkanlardan, ismimin önündeki sıfatlardan, yaşadığım rezidans'tan, AVM'lerden, eşyalarımın çoğundan...
Hepsinden vazgeçtim.
Vazgeçtiklerim kafesimdi, esaretimdi..
Vazgeçmeden bilemezdim..

Basit bir kelime. Toplasan üç hece ama etkisi çok güçlü...
Vazgeçmek..
Çünkü bu kelimenin benim lugatımda diğer karşılığı ''nefsime ağır gelen tüm mevzularla tek tek yüzleşmek'' demek.

2016'nın son 6 ayı işte tam olarak böyle geçti.
Sadeliğin zor, karmaşanın kolay gelmesi bence de kulağa garip geliyor ama size yalan söylemem.
Yılların alışkanlıkları bir gecede değişmiyor.
Vazgeçmek kolay olmuyor.
Sade bir hayat çetin imtihanlarla dolu uzun bir yol. 
Benden söylemesi... Ayağını seven gelmesin.
Bahçeli eve taşınmakla, kurumsal hayata veda etmekle, fazlalıklardan kurtulmakla ya da alışveriş yapmamakla filan bitmiyor mesele..
Bunu geri kalan ömrünün tamamında ve her alanında uygulamaya ne kadar hazırsın?
Zira sadeleşmek bir moda akımı ya da trend değil.
Bu bir yaşam biçimi olduğu kadar aynı zamanda bir düşünce sistemi..

Seni bin parçaya ayırıp dağıtacak önce.
Özellikle duygusal anlamda en zayıf olduğun anlarda yapacak bunu..

Ben ne yapıyorum, ne işim var burada diye hiç sormadım mı kendime zannediyorsunuz?
Sordum.
Hem de defalarca.

Ama hiç geriye dönüp bakmadım. Bundan emin olabilirsiniz.
Sadece bocaladım.
Sahip oldukların sana sahip olmaya başlayınca, onca şeyi bir arada tutmaya, kaybetmemeye çalışırken yaşadığım bocalama ile şimdiki durum biraz daha farklı..

İnsan olarak özgür yaratılmış olmama rağmen bunu reddedip, bir bakıma maddenin kölesi olmuştum.
Şimdi ise neden hala köle değilim, neden özgürüm diye zaman zaman nefsimle mücadele ettiğimi anlatıyorum.

İronik olduğunun farkındayım.

Ve işte bu ironi sayesinde her bocalamada toparlanıp yoluma devam etmem daha kolay oluyor.
Bu ironiyi düşünmek bana güç veriyor.

Diyeceğim şu ki 2016 pek çok açıdan güçlü bir değişim ve dönüşümün başladığı bir sene oldu benim için.
Yerini bilmeyen halime, kader yerini öğretti. 
Bir pervane gibi, her çırpınışımda sadeliğe daha çok çekildim..
Aklımdan çıkarmak istedim bu hayali..
Başaramadım...

57 yıllık bir evde yaşıyorum artık. Evden çalışıyorum. Eskiden kazandığım paranın 10'da birini filan kazanıyorum. Ama garip bir bereketi var. Bunu samimiyetle söylüyorum. Hiç bolluk içinde değil gibiyim, ama asla darlık çekmiyorum. Çok şükür!

Yaratılmış tüm canlıların ortaklığına şahit oluyorum her gün. Adını dahi bilmediğim bitkileri tanıyorum. Bana emanet kedilere, köpeklere yoldaşlık ediyorum. Üreterek tüketebilmenin mümkün olduğu tüm fırsatların peşinden gidiyorum hevesle. Ekşi mayalı ekmek, lor peyniri vb yiyecekler yapıyorum. Sabahları bunların yanına ev yapımı tarhana çorbası koyunca, mis gibi kış kahvaltısı oluyor!

Anlıyorsunuz değil mi?
Böyle küçük ama tatmin edici mutluluklar peşindeyim artık.
Dünyaya sadece ihtiyacım kadar bağlanmayı başardığım; sade, hafif ve özgür bir hayat arzusu içindeyim.
Eskiden beni heyecanlandıran pek çok şeye yabancı hissediyorum kendimi.
Sanki derin bir uykudan yeni uyanmış gibi...

Minimalizm'e duyduğum merak farklı kapılar çıkardı karşıma.
Bir gün belki açılır ümidiyle o kapıların önünde bekliyorum şimdi...

Sadelikle...

Bu Yazıları da Sevebilirsiniz

25 yorum

  1. Yüreğime su serpiyor yazdıkların... bi ucundan tutuyorum çorap söküğü gibi geliyor... ne iyi ediyorsun yazarak ve paylaşarak... ve o kadar iyi geliyorsun ki okudukça... var ol...😇❤

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim🙏🏼❤okunduğunu bilmek kadar değerli bir şey yok inanın.. kıymet veren sizsiniz🙏🏼😘

      Sil
    2. Merhaba Banu,Blogun tesadufen karsima cikti,ama yasadiklarini oyle guzel anlatmissin ki,yolun acik olsun,umarim hersey gonlunce olur,sevgiler

      Sil
  2. sizi gönülden tebrik ediyorum,sizi okumak ve kendi hayatımı gözden geçirmek ayrı keyifli.. evden çalışma nasıl oluyor Banu hanım ne yapıyorsunuz? sevgiler

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evden çalışma konusunda hep sessiz kalmaya çalışıyorum.. hobileriniz var mı, neleri seversiniz, ne yapmaktan hoşlanırsınız?.. bu soruların cevapları sizde saklı. Ben çeviri ve özel ders hizmetleri veriyorum..

      Sil
  3. Banucuğum, 2016 yılında yasadiklarimiz o kadar çok benzerlik gösteriyor ki. Yine ağlayarak okudum.Ama ne mutlu ki sana yolunu bulmuşsun.Su an benim yasadigim "Arafta kalmak" bu da geçecek bu da sınav demekten başka bir yol bulamıyorum.Yazilarin beni silkeliyor kendime getiriyor iyi ki varsin iyi ki hissettiklerini bizimle paylasiyorsun.
    Arkadasım senin yolunu sevdim, seni sevdim.Cok mutlu ol.Takibindeyim ...

    Zahide

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Zahide'cim, hepsi geçecek canım benim... Hep aklımda, kalbimdesin..

      Sil
  4. Birilerin başarmış olması, bizede umut veriyor. Yolumuzu aydınlattığın için binlerce şükür... Okudukta her taş yerine oturuyor.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim... ben bu kadarını yapabildim, bu noktaya kadar getirebildi ... emin olun daha iyisini yapabilecek güç var sizde🙏🏼❤😘

      Sil
  5. Harika olmuş, siz süreci yaşarken sanki yanınızdan izliyormuşum gibi hissettirdi.yüreğinize ,kalbinize sağlık :*
    evden çalışma konusunu hala merak ediyorum.neler yapıyorsunuz?
    sevgiler öpücükler

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkürler Hale'cim, çeviri ve özel ders hizmetleri veriyorum😘

      Sil
  6. Merhaba Banu,blogun tesadufen cikti karsima,ama yasadiklarini cok guzel anlatmissin,seninki adeta icsel bir yolculuk,sonunda mutlu olacaksin,umarim hersey gonlunce olur,sevgiler

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. çok teşekkür ederim, umarım hepimiz için her şey en güzel şekilde gerçekleşir...

      Sil
  7. Merhaba, Rabbim'e sizi yolunuzdan ayırmaması için dua ediyorum. Siz benim 19 yaşımda keşfedip, ders alabileceğim, hayatımı daha yeni yeni çizmeye başlamışken, bazı yanlışlara hiç girmeden kurtulma, kendi manevi olarak içe dönüşümü gerçekleştirmeme yüksek oranda yardımcı olan birisiniz. Bu dönüşüm tamamlanacak biliyorum, çünkü olduğumuza dönüyoruz aslında. Allah sizden razı olsun ve inşallah bu yolda gidebileceğiniz en yüksek manevi mertebeye ulaşırsınız. Rabbim doğru yoldan ayırmasın. Sizden ricam ne olursa olsun, yazmayı bırakmayın lütfen -uzunları daha makbule geçer :)-.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok zarifsiniz, çok teşekkür ederim. Yazmak benim için dertleşmek gibi... İnşallah zamanım olduğu sürece yazmaya devam..

      Sil
  8. ruhumuz fıtratımızı özlüyor.. maalesef fıtratlar bozuldu bu yüzdendir bu doyumsuzluk memnuniyetsizlik huzursuzluk.. yine çok güzel bir yazıydı banu abla yüreğine sağlık :❤

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim Fatıma'cım, dediğin gibi özümüzü arıyoruz aslında.. tüm bu fırtınanın sebebi bu...

      Sil
  9. Bu ara yolumu kaybetmiş gibiyim.... seni okumak hem iyi geliyor hem kötü bana... bu sene huzur getirsin dünyaya...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. yola çıkıp varmayan yoktur...
      kaybolmak ise yolculuğun fıtratında var..
      gönlün ferah olsun..

      Sil
  10. banu seni seviyorum. gerçekten ya.

    sıla.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. sevgimiz, muhabbetimiz karşılıklı..
      gönüllerimiz bir..

      Sil
  11. Öyle ihtiyacım olan bir zamanda çıktınız ki karşıma.. Sayenizde farkındalığım arttı, etrafımdaki bir çok şeyin (maddi/manevi) fazlalık olduğunu anladım. Önünde saygı ile eğilecek, imrenilecek bir hayatınız var şu an. Ve siz böyle devam ettikçe önünde beklediğiniz kapılar bir bir açılacak görün bak.

    Bu sabah ben de şunu düşündüm. (Aslında dönem dönem aynı şeyi düşünürüm.) Öyle bir kısır döngünün içindeyiz ki.. Bu sabah mesela, yataktan kalktım, perdeleri açtım, odaları salonu falan havalandırdım, alelacele kahvaltımızı yaptık. 2,5 yaşında kreşe giden (belki de gitmek zorunda kalan) kızımın ağzına birşeyler tepiştirdim. Sonra bir hücum evden çıktık. Kızı kreşe bırak, ordan işe git, işyerinde rutin işini yap, iş çıkışı çocuğu kreşten al eve git. Akşam yemek ye, ailecek birşeyler yapmaya çalış. Sonra biraz tv seyret, biraz kitap oku ve uyu. Sabah sil baştan aynı şeyleri tekrarla..

    Yanlış anlaşılmasın. Her zaman şükredenlerdenimdir. Çok şükür penceresini açabildiğim bir evim var, gidebildiğim bir işim var, çocuğumu güvenle bırakabildiğim bir kreş var. Hayatımın her aşamasına kendimden güzellikler katarak yaşamayı severim ama benim tıkandığım nokta, sabah kahvaltısını tadına vararak yapmak varken alelacele olması niye? Her gün aynı işyerinde aynı işi yapmak niye? Büyük şehirde yaşıyoruz diye mi onca trafiğe, gürültüye, hengameye katlanmak zorundayız? Daha sakin, daha sade, daha doyarak yaşamak çok mu zor?

    Bu aralar bu soruları cevaplarını bildiğim halde kendime çok soruyorum. Hayatı sadeleştirmek kesinlikle evin önüne kamyon dayayıp eşya atmak ya da alışveriş yapmamak değil. Beden olarak da zihin olarak da sadeleşmeliyiz. Belki o zaman bunları sorgulamak yerine başka şeyleri sorgular oluruz.

    Çok uzun yazdım farkındayım. İnanın sayfalarca yazabilirim size. Tekrar söylüyorum imrenilecek bir hayat yaşıyorsunuz bunu bilin. Ve bir çok kişiye de ilham oluyorsunuz. Yaktığınız ateş, benim önümü aydınlattı. Bunun için size teşekkür ederim.

    En sade sevgilerimle..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. çok mahçup oldum, onur duydum sözlerinizle...
      çok teşekkür ederim..
      ne diyeceğimi bilemedim inanın..
      aslında kendinize bu soruları sormaya başlamanız içinizde uyanan minik filizler..
      o sorulara iyi bakın, besleyin, cevapları arayın, büyütün..
      Bir gün gelecek o sorular size cevap olarak dönecek eminim.
      sonsuz sevgi ve muhabbetle

      Sil
  12. Banu Hanım merhabalar,
    Giysi dolabımın hatta evdeki bütün dolapların içini nasıl sadeleştirebilirim diye araştırırken karşıma çıktınız. Ilk başlarda birkaç yazınızı okuduktan sonra tüm bunlar doğru ve gerçek olamaz diye düşündüm. Çünkü çok zor birşey insanın yaşadıklarından ve alışkanlıklarından vazgeçmesi. Fakat tüm bunları yaparken yaşadığınız zorlukları da öyle güzel ifade ediyorsunuz ve samimi itiraflarda bulunuyorsunuz ki sanırım artık gerçekten yazdığınız hayatı yaşadığınıza inanıyorum. Sizi keşfetmeden önce de minimalist yaşamı arzu eden ve az da olsa başaran biri olarak yazdıklarınız bana ilham veriyor. Ben iki genç kız annesiyim. Bloğunuzu takip etmeleri için kızlarıma da önerdim. Hiç olmazsa onlar genç yaşlarında tüketim bağımlılığından uzak dursunlar diye ama sanırım çok da hoşlarına gitmedi. Ne yazık ki insanoğlu yaşamadan ve acı çekmeden öğrenemiyor. Size sormak istediğim şu olabilir (belki daha önce de sorulmuştur, sitede görmemiş olabilirim, kusura bakmayın). Bireysel olarak başladığınız bu sadeleşme ve özgürleşme hareketini topluma daha iyi anlatabilmek ve yaymak üzere bir grup, topluluk veya dernek vs. oluşturmayı düşündünüz mü? Sevgilerimle. Dilek Taşkıran.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Dilek Hanım, yorumunuz için çok teşekkür ederim, hem mahçup oldum hem de onur duydum sözlerinizle.. henüz bahsettiğiniz türde bir oluşum içine girmeyi düşünmedim, biraz daha zamanı var herhalde.. ileride belki o da olur. Tekrar çok teşekkürler. Sonsuz sevgi ve muhabbetle❤

      Sil

İzleyiciler

E-mail ile Abonelik