Evlat babanın sırrıdır

Aralık 29, 2016

Benim hikayemin devamı hazır ama biraz daha beklesin. Zira boğazımda koca bir yumruyla, göz yaşları içinde okuduğum bir e-postayı paylaşmak istiyorum sizinle. Hepimizin hikayesi ne kadar farklı, ama bizi buluşturan yollar hep aynı..

Sevgili Banu;

Bugün hikayeni okuyunca dedim ki; bende vazgeçme hikayemi anlatmalıyım. 
Ve bunu tüm içtenliğimle en iyi sana anlatabileceğime karar verdim.

Tarih 25.02.2015. 
Çok sıradan bir iş günüydü benim için. 
İşkolik olmakla övünen, zaman kavramı olmayan biriydim. 
Üstelik her şeyi doğru yapıyordum. 
Kızımı özel okula gönderiyor, çıkış saatinde servisin onu anneme bırakmasını takip ediyor, iş çıkışı -en erken 22:00- onu alıyor ve eve gidiyordum. Eşim yemeğini yemiş ve bizi bekliyor oluyordu. Biz de annem de yiyorduk zaten...
Sorun yok gibiydi. 
Yani vardı da yokmuş gibi olduğuna inanmıştık demek ki..

Hafta sonları Leyla'yı (kızım) piyano ve voleybol kursuna gönderiyor, anneannesi ve dedesi götürüyor diye de herkese övünerek anlatıyordum. 
Zaten onlar da düzenimin bir parçasıydı. 
Hemen bir sokak ötede oturuyorlardı. Neredeyse tüm yapmam gerekenleri onlara pas ediyordum çünkü ben çok çalıştığım için hiç birşeye yetişemezdim. 
Ev işleri için bir abla haftada 2 gün geliyordu. Ütü için gelmesi gerektiği durumlar olursa bir gün daha geliyordu. O bizden biriydi sanki, evimizin anahtarı bile ondaydı.... Herşeyi o yıkayıp kaldırdığı ve düzenlediği için ben çokluğun farkında bile değildim. Leyla okul dönüşünde anneannesine gidiyordu dolayısıyla her şeyden birkaç tane vardı. 
Aynı eşya ve oyuncak düzeni annemin evi için de geçerliydi...
İşyerinde fabrika müdürü olarak çalışıyordum. Haliyle üretim pazar günleri de devam ediyordu ve o günlerde 1 saat bile olsa mutlaka fabrikaya uğruyordum.

25.02.2015 tarihinde babam  mide ağrısı ile kıvranmaya başladığında annem beni aradı ve apar topar yola çıktım. Derhal  acile gittik. Bir ağrı kesici ile eve geri döndük. Bu birkaç gece sonra yine tekrarladı. 
Birkaç gece sonra yine...
1 ay sonra ağrılar daha sık olmaya başladı... 
Biz hemen hemen her gece acildeydik. 
Özel hastane, tıp fakültesi... hemen her yeri denedik. Sonuçlar hep temiz çıkıyordu, sorun yoktu. Babam da 64 yaşında henüz hiç ilaç kullanmamış, hayatında asprin bile içmemiş biriydi.  
Eski köy çocuğu idi ve her gün her vakit camiye yürüyerek giderdi. 
Kilo fazlalığı yoktu, içki-alkol-sigara hayat boyu kullanmamıştı...
Bütün bunlar ''babama galiba birşey dokunuyor ama ne?'' sorusuna çevirmişti bizi ve doktorları... 

Bir gece babam yine mide ağrısı çekmeye başladı. Bu sefer bir farklılık vardı. Babamın cildi sapsarıydı ve ağrısı daha da şiddetlenmişti. Hemen evimize yakınlığı sebebi ile Çekirge Devlet Hastanesi' ne gittik. 2 dakikaya oradaydık zaten... 
İlk kez bir doktor "Tıp Fakültesi'ne gidin, pankreas olabilir'' dedi. 
Ağrı kesici ile ağrısını dindirdik ve eve döndük.
O gece Google'a pankreas yazdım ve dünya durdu.... Eğer sorunu pankreas ise olacaklar ve süre kısaydı. Ertesi gün ilk kez aklımda iş olmadan uyandım. Fabrikaya gelemeyeceğimi bildiren bir mail atıp babamı hastaneye götürdüm. İşyerinden defalarca aradılar. Telefonlara bakmadım, maillerimi kontrol etmedim.. Baksam da bir şey değişmezdi zaten... görmüyordum, duymuyordum, bilmiyordum... 
Tahliller yapıldı. 
Sonuçları almak için ertesi gün hastaneye gittiğimde acı gerçekle yüzleştim. 
Teşhis pankreas kanseriydi. 
Ve doktor, hiç acımadan 6 ay bile yaşamaz dedi....

Arabama bindim. Benden sonucu bekleyen annem, babam ve kardeşlerime ne diyeceğimi bilmeden saatlerce dolaştım. İşyeri ise tacize devam ediyordu. Mailler cevapsızdı. Arayıp durumu anlattığımda hala iş konuşuyorduk. Yüklemeler, fiyat teklifleri....Telefonu kapattım. 
İlk kez o gün yanlış yolda olduğumu farkettim. 
Neleri ıskalamıştım, neleri görmemiştim... 

Eve gittim. Babama midesinde bir yara olduğunu söyledim. Annem ve kardeşlerime ise gerçeği telefonla bildirdim. Ne yapacağımı bilmez bir halde kendi evime döndüm. Tek yapabildiğim ağlamaktı. 
Sabah işe gittim. İşyeri işlerimi aksatmadan babamla ilgilenebileceğimi söyledi... 
Ama hiç öyle olmadı. Ameliyat-kemoterapi-ışın vb her türlü işlemde hep izin sorun oldu. 
En sonunda yıllık izin hakkımın kalmadığını bildirdiler. 
Zaten ben sürekli bir sorgulamanın içindeydim. 
Neden böyle hunharca çalışmak??? 
Cevapsız aramalar gibi bu sorular da birikince artık kararımı vermiştim. 

DU-RA-CAK-TIM.

Sadece yapmam gerektiğini biliyordum ama nasıl onu bilmiyordum. 
İşte bu süreçte hastalık ve tedavi aşamalarının da inanılmaz bir tüketim çılgınlığı olduğunu gördüm. Ama maalesef yaşadıktan sonra... 
Kaç doktor, kaç randevu, daha iyisi mi acaba diye kaç ilaç, kaç ameliyat, kaç bitki, kaç yol denedik... Babam basit bir mide yarası olmadığını anladı, ama sormadı... 
Anladığını bize söylemedi, biz de O'na bildiğimizi belli etmedik. 
Ama kemoterapi yaptırmak ve bunca ilacı içmek istemedi. 
Beni rahat bırakın dedi...
Canım acıyor dedi, yapmayın dedi.. 
Maalesef hiçbirini dinlemedik. 
Süreci bildiğimiz halde hep o hızlı karmaşanın içinde yer aldık. Oradan oraya savrulduk durduk.
Sona yaklaştığımızı anlamamıza rağmen Çapa'da çok ünlü bir hekime götürmeye ve Çapa Tıp Fakültesi'ne yatırmaya karar verdik. 
Babam reddetti. 
Biz ise sonradan keşke dememek adına denemek istedik. İşin aslı resmen tedavi çılgınlığına kapılmıştık. 
Babam evim dedi, biz doktor dedik. 

Tabi ki çalıştığım yer bana izin vermedi. 
Buna uygun şekilde bir program yaptım.
Çarşamba günü onları Çapa'ya yerleştirdim. 
Diğer iki kardeşim işçi statüsünde olduğu için izin hakları benim kadar bile değildi. 
Cuma gecesi 3 kardeş tekrar İstanbul'a gittik. 
Herşeyin iyi olacağına inanarak Pazartesi sabahı Bursa'ya döndük.
Babam salı sabahı vefat etti. 
Babam hiç bilmediği bir yerde, bizsiz gitti. 
Annem hiç bilmediği bir yerde, yalnız başına ölüm acısını yaşadı. 
Yapılması gereken evrak işlerini yapmak zorunda kaldı..
Biz gidene kadar annem ne yapacağını bilmez halde, herşeyi yapmaya çalışmıştı işte...

O kadar yolu gitmek ne büyük acıydı...
Ahhh ne büyük...

Evet ölüm mutlaktı, kaderdi...Ama işte...

Ölümün şoku, acısı herşey içimi kanatıyordu. 
Ve daha ölümünün 3. gününde, ölenin eşyalarını tanzim etmek inancı ile hoyratça herkes babamın eşyalarını dağıtmaya başladı.. 
Biz acıdan hissizdik. Onlar da doğruyu yaptıkları için rahattı. 
Bize acı verecek şeyi bizim yerimize toparlayıp dağıtarak bize iyilik ettiklerini zannediyorlardı..
O gün anladım. 
Herşey yaşayacak kadardı. Bittiğinde herşey bitiyordu. 
Ve en garibi, insanlar o eşyaya senin yüklediğin anlamı bilmeden rahatlıkla elden çıkarabiliyordu...
O zaman anlamlar anlamsızdı...

Zaman geçti ama acı dinmedi, sorgu bitmedi.. 
Sonu olan bir dünyanın sonsuz isteklerle seni içmeye, yemeye, tüketmeye çağırması olsa olsa ancak tuzaktı...
Ve ben çoktan bu tuzağın bir parçası olmuştum...

Sorguladım. 
Babama gözüm gibi bakarken kaç kez kredi kartım dolu alarmı vermişti, kaç taksitim olduğunu bilmeden, limitini bilmeden ne kadar çok harcama yapmıştım...
Hastane, kemoterapi, ışın süresince bir eşofman, bir mont ve bir eşarp ile yaşar olmuştum.. 
Babam hastalığı boyunca sadece pijama giyebildi.. 
Sorular, sorular... 
Bu kadar az şeyle yaşayabileceğimi, bunun bana yettiğini ne yazık ki hastane odalarında öğrendim.

Hastanelerin otobüs duraklarında insan kalabalığını gördükçe demek ki arabasız da yaşanabiliyor dediğimi farkettim.
Hastane yemeklerindeki porsiyon boyutunu gördüğümde ise ne kadar abartı çeşitlerle sofralarımızı donattığımızı düşündüm.
Bir dilim ekmek çıkan öğünlerde buzluğa stokladığım ekmekler, simitler geldi gözümün önüne... 
Babam iyileştiğinde yapacaklarım netleşmişti...
Az, öz ve sade olacaktım...

Babam iyileşmedi ama ben sözümde durdum.

İyileşmek için çalışmaya başladım. Annemin de sadece hastalığında yanında olmamak, sağlıklıyken onunla vakit geçirebilmek için önce çok tempolu, yüksek maaşlı ama bana para bırakmayan hızlı işimden ayrıldım. 
Çok daha az para ile ama sadece 9-6 çalıştığım, haftasonlarımın bana kaldığı bir işe başladım. 
Sonra giysilerime el attım. Tüm fazlalıkları elden çıkardım. 

Okudum, okudum, seni buldum...
Her birimizin hikayesi farklı işte..

Eşyalarımı azalttım. Fonlarla kapattığım evimin camını sadece stor perde ile görmeye odaklandım. Babam öldüğü günden beri her gün, gün doğuşunu izledim. 
Ezanı dinledim ve dua ettim.

Mezar ziyareti nedir bilmezdim. Şimdi biliyorum. 
Babamın mezarlığındaki bütün testileri yeniledim. Sularını doldurup bıraktım.
Sadece babama değil orada ebedi istirahatte olan herkese iyi baktım. Hala da bakmaya çalışıyorum.

Otobüs duraklarındaki teyzeler-amcalar, pazarda karşıma çıkan yaşlılar... 
Hepsi görme alanıma girdi...

Almak yerine vermeyi denedim. 
Benim bir kere bile giymediğim kıyafetlerin bir başkası için bayramlık olduğunu görünce dedim ki; doğru yoldasın...

Telefonlarımı susturdum. Hastalık ve ölüm süresinde farkettim ki arayan herkese cevap verince tek tek yeni baştan herşeyi defalarca anlatıyorum ve aynı acıları yeniden yaşıyorum. 
Acil aramalar dışında cevap vermedim telefonlarıma...

Facebook... 
Kayan bir ekranda ilerleyen hayatlar yerine gerçeklerini koydum. 
Hastane odasında bir elmayı ve suyu paylaştığımız insanları ekledim tanıdık haneme, rahatladım... 

Hala sadeleşmeye devam ediyorum. 
Mesela bu yaz kavanoz, turşu, domates sosu gibi olaylarla tanıştım..
Sabırla onların olmasını bekledim. 
Olunca tadına bayılan eşim ve kızım ''babanın da ruhuna değsin" dediklerinde gerçekten değdiğine inandım ve arındım.

Buzluğu boşalttım. Yurtdışı seyehatlerimde deli gibi aradığım magnetlerimle vedalaştım...
Liste devam ediyor... 
Hakkari/Merkez de bir okul öğretmenine ulaşıp kurduğu kütüphaneye destek olmak istediğimi söylediğimde "gerçekten mi?" sorusu kadar mutluluk verici bir duygu yoktu. 
Kolilediğim kitaplarım, kolileyen kızım, eşim, ben... 
Ahhh ne inanılmazdı... 
Onlara kavuşan çocukların fotoğraflarındaki mutluluk hiçbir düğün albümünde, davet resminde olamaz ...
Yaşadım, biliyorum....

Velhasıl Banu; çok sevdiğim babam giderken aslında bana öğrettikleriyle hiç ölmedi...
Bu dünyaya faydalı şeyler bırakmak için aklımı başıma getirdi.

Merhamet ve sevgi olduğu sürece bu dünya daha yaşanılır..
Diğer herşey yük ve fazlalık.. 
Adeta bilinç altını uyuşturma sebebi..
Uzun bir yol bu ama yalnız değilsin, değilim, değiliz...
Bizi takip edecek bir Leyla yetişiyor.. 
Gerçek mutluluk bu!

Bu yolda karşıma çıktığın, bu yaşamı Bursa'da yaşamayı seçtiğin için, bir gün bir yerlerde karşılaşırsak seni kesin tanıyacağım hissi yaratacak kadar kendi serüvenini içtenlikle paylaştığın için teşekkür ederim...

Sağlık eksik olmasın hayatımızdan, sevdiklerimizden...

Az eşya, bol anı ve inancıma göre bol ve kalpten dua ile her şey daha kolay...

Sevgiyle...

Bu Yazıları da Sevebilirsiniz

14 yorum

  1. Ne kadar güzel ve içten anlatmış.. Teşekkürler Sevgili Banu bizimle paylaştığın için🙏🙏

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bunu bizimle paylaşanın yüreğine sağlık... Çok içime dokundu...

      Sil
  2. Banu Hanımcım tüm paylaşımlarınız, içtenliğiniz, sıcacık merhamet dolu kalbinizden geçen en naif duyguları bizimle paylaştığınız için çok teşekkürler. Ben de sizi bir süredir takip ediyorum, pek çok kişinin yazdığı gibi sanki yakın tanıdığım bir dostumun yazdıklarını okur gibi. Sevginin, merhametin, samimiyetin, şükrün dili aynı, dokunuveriyor kalplere. Ne zamandır paylaşmak istedim hislerimi, kısmet buguneymis.
    Paylasmis oldugunuz e-posta için çok teşekkurler, gözlerimde yaşlarla ile okudum, öylesine içten paylaşmışki hislerini hanımefendi, Allah'tan rahmet diliyorum tüm vefat etmiş olan yakınlarımıza.
    Allah'ın rahmeti ölmüş kaplerimizi yeniden yeşertsin dilerim, bembeyaz karların heryeri kapladığı şu günlerde kalplerimizdeki zihinlerimizdeki tüm kirleri gidersin, yerini güzelliklere, hayırlara manevi bereketlere bıraksın dilerim.
    Yeni yıl size sevdiklerinize ve güzel kalpli tüm takipcilerinize tüm güzellikleri, sağlık ve sadeliği beraberinde getirsin. Çok sevgiler..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ne güzel dualar bunlar... Tüm kalbimle amin diyorum.. Çok teşekkür ederim🙏🏼❤

      Sil
  3. Sen olmasaydin bu dolu dolu her satirinda aslinda alinacak ders iceren hayat hikayesinden habersiz olacaktik. nelere vesile oluyorsun ne guzelsin tesekkur ederim Banu ablacim 🙏

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben ufacık bir vesileyim, bir zerreyim sadece... Şükürler olsun yalnız çıktığım bu yol böyle merhametli, sevgi dolu, güzel kalplere ulaştırdı beni🙏🏼❤

      Sil
  4. ne kadar acı hayat akıp giderken ıskalamak, çok şeyi kaçırmak. Sevdiklerim yanımdayken bunları anlamama vesile olduğunuz için teşekkürler. Size ve yazıyı paylaşana. daha çok başındayım sadeleşme sürecinin ama öğrenmem gereken o kadar çok şey var ki. tekrar teşekkürler. nilüfer

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sevgili Nilüfer, emin ol hepimiz daha çok başındayız, oldum diyebilen yoktur, zannetmem.. Bu gerçek hayat hikayelerinin bende ki eksikliklere de merhem olduğunu düşünüyorum hep... sevgilerimle❤

      Sil
  5. Kendi içtenliğinizin hikayenizin dışında bu güzel hayatlara hikayelere de ulaşma fırsatı sunduğunuz için çok teşekküler Banu Hanım! Çok çokk güzel..

    YanıtlaSil
  6. Gözlerim doldu. En kadar samimi anlatmış. Allah rahmet eylesin.
    Teşekkür ederim Banu hanım. İlham oluyorsunuz.

    YanıtlaSil
  7. o kadar güzel anlatmış ki gözlerim dolu dolu oldu.. Banu hanım sizin sayenizde farkındalığım çok çok arttı meğer ne kadar tüketim çılgını bir insanmışım :(

    YanıtlaSil
  8. Her kelimesi kalbe işliyor...

    YanıtlaSil

İzleyiciler

E-mail ile Abonelik